Erdoğan konuşmalarında sık sık “Türk, Kürt, Arap birlikteliği”ni öne sürüyor. 26 Ağustos 2026 günü Ahlat’ta yapılan törenler sırasında da bu birlikteliğe vurgu yaptı. Aslında bu anlatım açık biçimde bir ümmet anlayışını çağrıştırmaktadır. Emperyalizm bize böyle bir birliktelik önermekte, “Demokrasiden vazgeçin” diyerek İslam birlikteliğini öne çıkarmaktadır. ABD’nin Ankara büyükelçisi Tom Barrack’ın Ortadoğu ve Türkiye’nin yönetim modellerine ilişkin açıklamaları da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Barrack sık sık bu düşünceyi dile getirmektedir. Ümmet düşüncesi bugün bizi yönetenlerin de görüşüdür.
TARİHSEL GERÇEKLİK
Şimdi biraz geçmişe dönüp bu iddianın doğruluk payına bakalım. Tarih, bu halklar arasında zaman zaman işbirliği, zaman zaman da çatışma yaşandığını göstermektedir ancak tarihte “Türk, Kürt, Arap” gibi bir birliktelikten bahsetmek mümkün değildir. Örneğin, Kurtuluş Savaşı’nın ünlü Beşinci Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Altay’ın anılarında Çanakkale Savaşları sırasında 19. Tümen’e bağlı 72 ve 77. Alayların, Suriye ve Irak’tan getirilen Arap ve Kürt kökenli askerlerden oluştuğunu, ancak bu alayların savaştan kaçtıklarını ve çadırlarda nargile içerken yakalandıklarını görürüz. Mustafa Kemal’in de bu birliklerin görev almasından yana olmadığından söz edilir. Bir diğer tarihsel örnek de şudur: I. Dünya Savaşı sırasında Anadolu çocukları Arap çöllerinde emperyalizme karşı Araplar için çarpışıp şehit olurken Arap aşiretleri İngilizlerle işbirliği yapmış; Türk çocuklarını arkadan hançerlemişlerdir. Yemen çölleri Anadolu çocukları için gidilip dönülmeyen yerler olarak belleklerde kalmış, yaşananlar türkülere konu olmuştur.
Uluslararası ilişkilerde de Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin her zaman ortak çıkarlara dayanmadığı görülmektedir.
Kurtuluş Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki dönemde çok sayıda isyan ve silahlı ayaklanma yaşandı. Bu ayaklanmaların hepsinin arkasında emperyalizm vardır. Koçgiri, Ağrı, Sason, Şeyh Sait, Seyit Rıza ayaklanmaları ve en son PKK terör örgütünün eylemleri binlerce insanımızın yaşamını yitirmesine ve ağır ekonomik kayıplara uğramamıza neden olmuştur.
BÖLÜCÜLÜK VE ANAYASAYA BAKIŞ
Sözde “insan hakları” diye ortaya çıkan bölücülerin “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yaptık, Cumhuriyeti birlikte kurduk” sözleri karşısında gerçeklere bakmak gerekiyor. Bu söylemi değerlendirirken tarihsel gerçekleri bütün yönleriyle ele almak gerekir. Kurtuluş Savaşı sürerken ve Cumhuriyet kurulurken bir yandan da Kürt ayaklanmaları ile uğraşıldığını unutmamak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti üniter bir devlettir. Tek resmi dili, tek bayrağı vardır. Bu topraklarda farklı etnik kökende insanlar yaşamakta, farklı diller konuşulmaktadır. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devletinin dili Türkçedir. Üst kimlik Türk kimliğidir. Bu üst kimliğin altında farklı etnik kimlikler olabilir; bu durum her alt kimliğe kendi dilinin resmi dil olmasını talep etme hakkını tanımaz. Anayasamızın 42. maddesi, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz” biçimindedir.
ULUS DEVLET ANLAYIŞI
Yalnızca Türkiye’de de değil bütün üniter devletlerde durum böyledir. Örneğin Fransa’da yaklaşık 20 alt kimlik ve farklı diller vardır. Ama Fransa’nın resmi dili Fransızcadır. Fransız toprağı olan Korsika adasında ağırlıklı olarak İtalyanca konuşulmaktadır ama resmi dil Fransızcadır. Burada ulus devletin ve tek dilin birleştiriciliğini anlamak gerekir. Farklı yaklaşım, ülke bütünlüğünü ve birlikteliğini bozar. Herkesin mutluluğu ve esenliği üniter yapı içerisinde birlikte yaşamaktır.
Buna iki güzel örnek verilebilir. Dünyaca ünlü edebiyatçımız Yaşar Kemal, bir basın toplantısındadır. “Siz bir Kürt yazar olarak…” diye kendisine soru soran İsveçli bir gazeteciye, “Ben Kürt yazar değilim. Ben Kürt asıllı bir Türk yazarım” demiştir. Bir başka örnek de Selahattin Demirtaş’tır. Yabancı gazetecilerle Türkçe konuşan Selahattin Demirtaş’a neden Türkçe konuştuğu sorulduğunda yanıtı, “Kendimi Türkçe daha iyi anlatabiliyorum” olmuştur. Bu örnekler, ortak dilin ve kişilerin kendi kimliklerini tanımlama biçimlerinin önemini göstermesi bakımından anlamlıdır.
Emperyalist ülkelerin desteği ile bölücülüğe götürecek değerlendirmeler ve kışkırtılmış eylemler hem ülkeye hem de bu projeleri destekleyen kesimlere zarar verir. Türkiye’nin yakın tarihi bu konuda önemli deneyimler barındırmaktadır. Teröristlerin adlarını, fotoğraflarını paylaşmak, onlar için taziye çadırları kurmak suçtur. Demokratik devletlerin, kendilerine karşı silahlı şiddet uygulayan; askerini, polisini, yurttaşını öldüren örgütlerle mücadele etme hakkı vardır. Türkiye de kamu güvenliğini sağlamak ve silahlı şiddeti önlemekle yükümlüdür.
AV. EROL ERTUĞRUL









Çok yazık.